TEKEL EYLEMLERİ - 1
ÖNCE BİR ÖZET
Cemalettin CANLI
Sonunda Tekel işçileri Ankara’yı terk etti, memleketlerine döndü. Yaklaşık üç ay boyunca ülke gündeminde kaldı, haklarında binlerce yazı yazıldı, bildiriler dağıtıldı, politik programlara ilham verdi.
Nihayetinde sona ermiş, belirsizliğe bırakılmış Tekel eylemlerinin ardından yazmaya çalışmak, en azından güncelliğini yitirmiş olması dolayısıyla gereksiz bir girişim olarak görülebilir. Buna karşın, kelimenin en hafif anlamıyla 78 gün direnen işçilere ve karınca kararınca işçileri destekleyenlere borç ödenmesi kabilinden, böyle bir yazının yazılması gerekiyor. Tekel işçisi giderayak tarihe karşı bir söz söyledi ve bizler de en azından onların sözlerinin birdeki yankısını ortaya koymakla yükümlüyüz.
Tekel’in tasfiyesi bütün tartışmalar bir yana, son otuz yılın en büyük işçi eylemlerinden birisinin yaratıcısı olması açısından tarihteki yerini aldı. Bu süreç ekonomik, sosyal, siyasal açılardan değerlendirilebilir. Her berisi kendi içinde önemli sonuçlara ulaşabilecek olan bu değerlendirmelerin çıkacağı nokta, Tekel işçilerinin (artık çoğu işsiz) kuşkusuz/tartışmasız saygıyı hak ettikleri noktasıdır.
Bu yazıda, önce olayların kısa bir seyri ortaya koyulacak, sonrasında da, süreç, işçiler, sendikalar, destekçiler ve genel kamuoyu açısından değerlendirilecektir. Bir değerlendirme başlığı olarak hükümetin, genel olarak AKP, CHP ve MHP’nin tutumları da ele alınabilirdi. Ancak bu eylemlerin bir kez daha ortaya koyduğu gerçek, sayılan aktörlerin neoliberal politikalarla, özelleştirmelerle, işçilerle kurdukları ilişkinin hemen hemen aynı olduğudur ve bu aktörlerin dünyalarında işçi eylemleri günlük politik malzeme olmanın ötesinde bir devinim yaratmamıştır. Yani bu aktörlerin işçiden ve emekten yana bir tutum almadıkları, almayacakları bir kez daha ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla AKP; CHP ve MHP’nin tutumları bu yazının dışındadır.
Tekel’in tasfiyesine uzanan süreç 12 Eylül rejiminin içinden, Özal’ın işçi düşmanlığından ve Kemal Derviş’in Dünya Bankası talimatlarını uygulama gayretlerinden geçmiş ve AKP’nin elinde patlamıştır. Ekonomik bir yönelim olarak sunulan özelleştirmelerin aslında bir sermaye aktarımı, kaynak transferi, peşkeş aymazlığı olduğu ortadadır ve AKP, bu işi bütün seleflerinden daha büyük bir hevesle yerine getirmiştir.
Önce Tekel alkol üretiminden çekilmiş ve alkol çalışanları sigara işletmelerine aktarılarak, özelleştirmelerin yükü kamuya yıkılmıştır. Arkasından, sigaralar satılarak, bu işletmelerde çalışanlar yaprak tütün işletmelerine aktarılmış ve bir kez daha yük kamunun (tüyü bitmemiş yetimin) sırtına bindirilmiştir. Bu süreçte tütün kanunu ile (bu da Derviş yasalarındandır) ekim alanları sınırlandırılmış, devlet tütün alımına kota koymuş ve yaprak tütün işletmelerindeki işçilerin atıl duruma gelmesine göz yumulmuştur. Yan gelip yatma dedikleri süreç, işçinin bizzat devlet tarafından işsiz bırakılması ve iş taleplerinin, yetkililerce “rahat battı mı, alın maaşları oturun” ifadesi ile karşılandığı süreçtir. Yaprak tütün depolarındaki tütünlerin eritilmesi, peşkeş çekilmesi, (peşkeş sözü acımasız gelse de, depolardaki tütünlerin hangi koşullarda kimlere verildiği hakkında yeterince bilgi bulunuyor ve ulaşmak için uzman olmaya gerek yok, bakınız; Vatan Gazetesi, Necati Doğru) bittiğinde, işletmelerin kapatılması gündeme geldi. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. İşçiler önce bulundukları yerlerde seslerini duyurmaya çalıştı. Arkasından bey ve hanım devletlilerden yardım talebinde bulundu. Ve her seferinde azarlandı, hakarete uğradı. Gösteriler yaptı ve her seferinde kör kapılara, sağır duvarlara çarparak boynu bükük evine döndü.
Bu yazının ikinci bölümünde kör kapılara, sağır duvarlara çarparak evine dönen işçilerin kimler, ne gibi varlıklar olduğuna değineceğim.
cumalicemo@gmail.com